Kanuni Sultan Süleyman’ın Nikris Hastalığına Atfedilen Farsça Bir Reçete

 

Kanunî Sultan Süleyman ile ilgili en çok tartışılan hususlardan birisi de kuş­kusuz nikris hastalığı ve ölüm nedenidir. Tahtta kaldığı kırk altı yıl boyunca (1520–1566) gerçekleştirdiği on üç sefer ile Kuzey Afrika içlerinden Habeşistan’a, Orta Avrupa’dan Bağdat ve Basra’ya, Kuzey Rusya steplerinden Yemen ve Hindistan’a kadar uzanan geniş topraklara hükmeden Kanunî, Macaristan’ın güney batısında­ki Sigetvar’a düzenlediği son seferi esnasında 7 Eylül 1566’da hayatını kaybetti. 72 yaşında hasta bir haldeyken ordusu başında son kez Orta Avrupa’ya doğru sefere çıkacaktı1. Son on beş yıldır yakasını bir türlü bırakmayan hastalığı biraz yatışıp da kendisini iyi hissedince 1 Mayıs 1566’da on üçüncü ve son seferi olacak olan Sigetvar seferi için başkentten ayrıldı.

Sefere çıkmak için yaşı bir hayli ilerlemiş olan yaşlı padişah sefer hazırlıkları ya­pıldığı zamanda hem ihtiyarlığından hem de nikris, dizanteri ve romatizma hasta­lıklarından ötürü çok rahatsızdı. Öyle ki bu durumu dönemin kroniklerine yansımış gözükmektedir. Gelibolulu Mustafa Âlî “pîr-i salhorde ve nikris marazı ile kuvvetleri za’fa mübeddel olub” sözleriyle padişahın nikris marazına dikkat çekerken Feridun Ahmed Bey ise “mizâc-ı şerîfine târî olan ‘ârıza-i za’fî” ifadesiyle padişahın nikris rahatsızlığını kastediyor olmalıydı. Özellikle nikris hastalığı denilen ayaklarındaki hastalıktan fazlaca mustarip bulunduğundan yolculuğunu at arabaları ve tahtırevan ile yapacak, ancak şehirlerden geçerken atına binecekti. Feridun Ahmed Bey bu ko­nuda daha canlı bir panorama vererek padişahın Edirne’ye giderken ancak koltuk­larının altına giren rikâbdârının yardımıyla bir miktar yürüyebildiğini daha sonra ise yine arabaya bindirildiğini ve bu şekilde otağına taşındığını söylemektedir. Ata binecek takati olmadığı için İstanbul’dan Belgrad’a götürecek yolu gâh tahtırevanda gâh bir arabada kat edecekti. Dönemin bazı kronikleri nikris marazı padişahı daha fazla düşkün etmesin diye Sokollu Mehmed Paşa’nın bir menzil önden giderek elin­den geldiğince bu yolları düzeltip, onardığından bahsederler. Padişah bu son seferi esnasında 6 Eylül’ü 7 Eylül’e bağlayan gece otağında öldüğünde yanında Hekimbaşı İbn-i Kaysun ile Sokullu Mehmed Paşa vardı. Ölümünden birkaç gün önce geçici de olsa biraz iyileşmişti. Ancak bağırsakları sık sık bozuluyor, karaciğeri ise çalış­mıyordu. Ölüm sebebi tam olarak bilinmemekle beraber ağır bir nikris nöbetinin saydığımız diğer hastalıklarla da birleşerek zaten iyice zayıflamış ve halsiz düşmüş olan sultanın ölümüne yol açtığı sanılmaktadır.

Kanunî Sultan Süleyman ömrünün son on beş yılını tedavisi imkânsız olan nikris hastalığının pençesinde geçirmişti. Bu müddet boyunca bütün saray hekimleri sulta­nın tedavisi için adeta seferber olmuş, birçok tedavi yöntemi denemiş, ancak uygula­dıkları tedavinin kalıcı bir iyileşme sağlamadığı görülmüştür. Bundan dolayı aşağıda da genişçe bahsedileceği gibi İranlı olduğu düşünülen bir hekimin, sultanın hastalığı­nın teşhisi ve tedavisi yönündeki görüşlerine dahi müracaat edilmiş, tedavisi imkânsız hastalığına çare ve derman bulmak noktasında ondan yardım istemişlerdir.

Kanunî yukarıda da bahsedildiği gibi dizanteri, mide, bağırsak ve karaciğer hastalıkları yanında en fazla nikristen mustaripti. Nikris hastalığı aslında hemen hemen erken dönem bütün Osmanlı padişahlarında görülen, kandaki üre asidinin kristalleşip bazı eklemlerde özellikle de diz ve ayak eklemlerinde birikerek iltihap­lanması şeklinde ortaya çıkan bir hastalıktı. Nikris çok içki içen, yağlı ve bol protein­li yemeklere düşkün zenginlere musallat olan bir hastalık olması bakımından ekâbir ve soylular hastalığı (da’e’l-mülûk) olarak da adlandırılmaktaydı. Ölümcül olmamak­la beraber pençesine düşen hastayı da ölene dek bırakmayan tedavisi imkansız bir hastalıktı. Kanda biriken bu ufacık kristaller ayaklarda yoğunlaşarak dayanılması güç sızılara neden oluyor, bazen deriyi delip dışarıya vurduğu da görülüyordu. Bu zamanlarda bacak ve ayaklarda yarılmış deriden sızıntı oluşuyor, bu sızıntılar nöbet şeklinde ortaya çıkıyordu. Nikris nöbeti geldiğinde hasta değil yürümek ayakta bile duramayıp yatmak durumunda kalıyor, sızlayan eklemleri üzerinde en ufak bir ağır­lığa, basınca hatta hafif giysilerin dokunuşuna bile dayanamıyordu.

XII. yüzyılın Harezmşâhlı hekimlerinden İsmail b. Hasan Cürcânî (ö. 531/1137) nikrisi babadan evlada miras ile gelen hastalık olarak tanımlar. Bazı Osmanlı kro­niklerine göre Osman Bey ve Fatih Sultan Mehmed de aynı hastalıktan mustariptiler. İdris-i Bidlîsî, Osman Bey’in ayak bileklerindeki ağrı ve nikris hastalığının verdiği şiddetli ağrıdan dolayı gaza meydanlarından çekildiğini, Fatih Sultan Mehmed’in de eklem ağrıları ve nikris hastalığının şiddetinden dolayı çok acı çektiğini, bu noktada tabiplerin tedavilerinin olumlu bir netice vermediğini yazmaktadır. Ne tuhaftır ki Kanunî’nin çağdaşı, Akdeniz’in öbür ucundaki İspanya Kralı ve Kutsal Roma İmpa­ratoru II. Felipe de aynı hastalıktan şikâyetçiydi. O da tıpkı Kanunî gibi ömrünün son yıllarını tahtırevana benzer bir iskemlede geçirmek zorunda kalmıştı.

Kanunî’nin nikris hastalığının ne zaman başladığı tam olarak bilinmemekle beraber 1550’den itibaren iyice şiddetini arttırdığı, sultan için dayanılamaz bir hal aldığı söylenebilir. İkinci İran seferi esnasında 1549’da kışlamak için Tebriz’den Halep’e gelen padişah altı ay kalacağı Halep’teki kışlağında bir ara rahatsızlanmış­tı. Bu hastalık üzerine padişahın suyu ve havası temiz olan Karacadağ’a gitmesi kararlaştırıldı. Orada bulunduğu az bir zaman içerisinde iyileşme imkânı bulmuş­tu. Burada hangi hastalıktan mustarip olduğu belirtilmemekle beraber başka bir rahatsızlık olabileceği gibi bu tarihlerde en fazla mustarip olduğunu bildiğimiz nik­ris olma ihtimali de vardı. Nikrisin şiddetini arttırıp azaltması havanın sıcaklık ve soğukluğuyla doğrudan ilgiliydi. Sıcak havalar hastalığın geçici de olsa tedavisine yardımcı oluyordu ve Karacadağ bunun için seçilmiş olabilirdi.   Celâlzâde Mustafa, padişahın Halep’ten ayrıldıktan sonra 3 Haziran 1549’da Elmalı denilen menzil­de birkaç gün konaklayıp kaldığını, burada hastalandığı için yürüyüşe biraz ara verildiğini, biraz iyileştikten sonra Karacadağ tarafındaki yaylağa ordugâhlarını kurduklarını (4 Ağustos 1549) ve padişahın hastalığının burada birkaç gün içinde tamamen geçtiğini yazar21. Lütfi Paşa iki yıl sonra 1551’de Sultan’ın Edirne’de iken bir hastalık geçirdiğinden bahsetse de bir müddet sonra iyileştiğini yazmaktadır.

Mustafa Selânikî, sultanın 1563’te avlanmak için gittiği İskender Çelebi Hasbah­çesi’nde sağanak yağmurun yol açtığı sellerden bir iç oğlanı tarafından sırtlanıp boğul­maktan kurtarıldığını yazmaktadır. Bu durum artık o tarihlerde iyiden iyiye rahat­sızlandığı bilinen padişahın nikristen dolayı yürüyecek takati olmamasına bağlanabilir.

Venedikli diplomat Bernardo Navagero 1553 yılındaki raporunda nikris has­talığının sultanı iyiden iyiye esir aldığını, çok büyük acılar içinde kıvrandığını ve saray hekimlerinin de pek fazla çare bulamaması nedeniyle sultanın bu durumun başkaları tarafından bilinmesini istemediğini yazmaktadır24. Buna rağmen sağlığı­nın bozulduğu ve nikristen çok mustarip olduğu yolundaki bilgiler Avrupa’daki ra­kipleri tarafından artık iyice biliniyordu. Katarolu Vicento Buchia, İspanya sarayına yolladığı bir mektupta padişahı hayli sinirli ve üzgün, melankolik bir ruh haline sahip şeklinde takdim eder ve Hürrem Sultan’ın onu mutlu edip sakinleştirmek için afyonlu ilaçlar hazırladığını ifade eder.

1554–1562 yılları arasında Habsburg elçisi olarak Osmanlı başkentinde ika­met eden Busbecq, sultanın hastalıklı bir görünümü olduğunu, benzinin çok solgun olduğunu, ayağındaki tedavi edilemez bir yara yahut kangren dolayısıyla çok acı çektiğini, hatta kendisini sağlıklı göstermek için elçi kabullerinde yüzüne kırmızı pudra sürdüğünü yazmaktadır. Marcantonio Donini ise Sultan’ın kötüleşen sağlık durumunu ve genel görünümünü şöyle anlatır:

“Padişah hazretleri bu yıl bedenen çok güçsüz düştü, öyle ki ölmesine ramak kaldı; her yerleri su topladı, bacakları şişti, iştahını kaybetti ve yüzü çok sağlıksız, soluk bir renk aldı. Geçen Mart ayında dört beş kez nöbet geçirerek bayıldı, hatta bir seferinde öldüğünü sandılar, durumu o kadar kötüydü ki, kimse bu nöbetlerden sağ çıkacağına inanmıyordu. Çoğunluk, doktorunun yoğun çabalarına karşın Sultan’ın ecelinin yakın olduğunu düşünüyor. Bu Avrupalı diplomatların tanımladıkları hastalığın nikris olduğu açıktır. As­lında Osmanlı hekimleri nikris tedavisi için geçici çözüm yolları bulmuşlardı. Te­davide kullandıkları ilaçlar hastalığı geçirmiyorsa da ağrıyı hafifletebiliyordu. XV. yüzyıl meşhur Osmanlı hekimlerinden Hacı Paşa adıyla bilinen Celalüddin Hızır b. Aliyyü’l-Hattab, hekimlerin bu hastalığa “maraz-ı ömr” yani ömür boyu süren hastalık dediğini ifade etmektedir. Hekim Hacı Paşa, nikrisi “diz zahmeti ve topuk ağrısı” olarak tanımlamakta ve topuktan başparmağa kadar olan kısmın şiştiğini belirtmektedir.   O, nikris hastalığının vücuttaki dört sıvının (hılt) yani kan, balgam, safra ve kara sevdânın dengesinin bozulup eklemlere, el ve ayağa inmesi yüzünden meydana geldiğini düşünüyordu. Ona göre nikris kandan kaynaklı ise ayaklar kıza­rır ve damarlar mavi rengi alır, şişlik de sıcak olur, safradan ise katı sızlar, balgam­dan ise rengi ak olur. Hekim, eğer nikris kandan ise kan almayı öneriyor, nikrisin türüne göre çeşitli bitki ve tohumlardan değişik merhemler ve yakılar hazırlanıyor, sızı çoksa merheme afyon ve safran karıştırılıyordu. Nikrisin türüne göre değişik perhizler öneriliyordu. Ama esas perhiz et yememek, şaraptan ve cinsel ilişkiden uzak durmaktı. Az ve hafif yemekler yemek, cinsel temastan kaçınmak, vücut sıvı­sının fazlasını atmak için kan almanın yanında müshiller de almak, arpa suyu, nar ve menekşe şerbeti içmek, dövülmüş salatalık tohumunu soğuk suyla içmek habb-ı surincan ve ma’cûn-ı surincan kullanmak Hacı Paşa’nın başlıca önerileri arasındaydı. Hekim Hacı Paşa’ya göre hastalığın iyileşmesi genişleyen damar ağızlarının, belir­tilen şifalı otlar yenilerek daraltılmasına, çokça müshil alarak mide ve bağırsakların sürekli temizlenmesine bağlıydı. Hacı Paşa’nın bu önerileri aslında kendisinden biri dört, diğeri üç asır önce birer tıp kitabı kaleme almış olan İbn-i Sînâ ve Cür­cânî’nin nikris tanımlaması ve önerilerinden çok farklı değildi. İbn-i Sînâ hastalığı bu dört hılta bağlı olarak tanımlayıp, ortaya çıkışını perhizi terk, cinsel ilişki, sin­dirim azlığı, adet olagelen hacamatı terk ve çok şarap içmeyle açıklarken29 Cürcânî esas olarak bu hastalığın hazım kuvveti (kuvvet-i hâzime) olmayan hastaların ek­lemlerine inen hıltlardan kaynaklandığını, mide zayıflığı, hazımsızlık, çok ve ter­tipsiz yemek yemek ve aşırı şarap içmek, aç karnına şarap içmek, yemek sonrasında hamama gitmek gibi etkenlerin de bunu tetiklediğini söyler. Kitabında nikrise geniş bir yer ayıran Cürcânî, hastalığın hem sıcak hem de soğuğa bağlı olarak ilkbahar ve sonbaharda hıltların hareketliliği zamanında nüksettiğini yazar ve hangi hılta bağlı olarak ortaya çıktığını alametleri ile genişçe anlatarak tedavi yöntemlerini sıralar.

Sultanın nikris hastalığı kaplıcalara götürmeler de dâhil bu gibi yöntemlerle on beş yıl boyunca çeşitli hekimlerce tedavi edilmeye çalışıldı. Trabzon’dayken Şehza­de Selim’in hekimliğini yapan Mevlana Hekim Sinan (ö.1544–45), İran’dan gelerek Sultan Selim zamanında saray hekimleri arasına katılan Peçuylu’nun dindar, bilgin ve şöhretli olarak nitelediği Mevlana Hekim Osman’ın da içlerinde bulunduğu sa­ray hekimleri arasından Kanunî’nin nikris hastalığının tedavisiyle en fazla meşgul olanlar şüphesiz hekimbaşı Kaysunîzâde ve ondan önce bir müddet sultanın he­kimliğini sürdüren Yahudi hekimlerden Moses bin Hamon idi.

1493’te Osmanlı topraklarına göç eden ve II. Bayezid’ten itibaren saray hekim­liği görevini üstlenen Granada asıllı Yahudi bir aileden gelen Moses bin Hamon, saray hekimi olarak 1550’lerden itibaren Süleyman’ın nikris hastalığının tedavisine oldukça fazla mesai harcadı. Luigi Bassano, saray hekimleri arasında Fars ve Arap hekimleri olsa da bu hekimin sarayın en önde gelen hekimi olduğunu söylemekte­dir. Moses bin Hamon Süleyman’ın nikristen ağrıyan ayaklarına afyonlu merhem­lerle masaj yaparak geçici de olsa ağrıyan bölgeyi uyuşturarak sakinleşmesini sağlı­yordu. Mısır topraklarının 1517’de ele geçirilmesinden sonra İstanbul’a gönderilen öncesinde de Memluk sultanlarının hizmetinde bulunan bir hekim ailesinin üyesi olan Muhammed Bedreddin b. Muhammed Kaysunîzâde, (ö.1567–68) Moses bin Hamon’un dinsel, politik görüşlerinin ve uyguladığı tedavi yöntemlerinin karşısında duran Müslüman hekimler hizbi içinde yer aldı.   Kaysunîzâde ve onu destekleyen­ler Moses bin Hamon’a, Sultan Süleyman’ın tedavisinde yanlış yöntem uyguladığı suçlamasında bulundular. Bu iki hizip arasında tartışma konusu olan husus sultanın yanlış tedavi edilmesine dayanıyordu. Müslüman hekimlerin içinde bulunduğu hi­zip sultanın nikris hastalığı için uygulanan tedavinin yanlış olduğunu, bu yöntemin öteki hekimlerce de bilinmediğini, afyonlu merhemle ağrılı yer ovalanarak geçici de olsa ağrıların dindirilmesi şeklinde olan bu tedavinin uzun vadede sultana bü­yük zarar vereceğini ileri sürdüler. Kaysunîzâde bu afyonlu ilacın sultana geçici bir rahatlama verdiğini, ancak uzun süreçte çok kalıcı zararlar bıraktığını söylüyordu. Neticede iki hekim arasındaki bu rekabet Kaysunîzâde’nin hekimbaşı olmasıyla so­nuçlandı. Gözden düşen Moses bin Hamon da bir müddet sonra 1554’te vefat etti.

Osmanlıda hekimbaşıların zaman zaman padişahın emriyle imparatorluğun diğer noktalarında bulunan saray çevresi ve hanedan üyelerinin tedavisine gittikleri bilinmektedir. Örneğin Fatih Sultan Mehmed oğlu Şehzade Mustafa’nın tedavisi için başkentten mahir bir hekim göndermişti. İran gibi uzak bir coğrafyadan tedavi için hekim getirilebilir miydi bilinmez; ancak davet olunmayıp sadece mektup ya­zıldığına göre bu hekim Yezd ve Meşhed şehirlerindeki gibi büyük dârü’ş-şifâlarda veya Kazvin’deki bimaristan ya da Şah’ın sarayında bulunan bir hekim olmalıydı.

Gelelim bu hekimin Kanunî Sultan Süleyman’a koyduğu teşhis ve tedavi yöntem­leri ile önerdiği tavsiye ve perhizlere. Sultan’ın hastalığının tedavi edilip edilemeyeceği yolunda bir mektup aldığını söyleyen İranlı hekim, hastalığın birden fazla olduğuna dikkat çekerek bunlardan ilkinin sindirim sistemindeki bozukluk olduğunu (nefh) ve bunun yiyeceklerin ayrışması sonucu biriken gazın mide ve bağırsaklarda şişkinlik yapmasından ötürü meydana geldiğini söyleyerek hazımsızlığa dikkat çeker. Hekim, mide ve ciğer tedavi edildiği takdirde bu hastalığın da tedavi edilmiş olacağını söyle­yerek perhiz olarak Hacı Paşa’nın da belirttiği gibi çok yemekten kaçınıp, az yeme­yi tavsiye etmektedir. Yeme ve içme hususundaki perhizlere dikkat edilir, karaciğeri kuvvetlendirecek uygulamalara devam ederse bu rahatsızlığın tedavi edilebileceğini söyler. Tedavi olarak içtiği şarab-ı usûl, şarab-ı dînâr ve şarab-ı matbûhî’den önce her gün aç karnına bir miskal devaü’l-lek’i içmesini, ardından bahsedilen bu şerbetleri içtikten sonra da 15 dirhem kadar devaü’l-lek’i de ılık su içinde eritip içmesini, bu bağırsak şiş­kinliği ve nikris ağrısı her ortaya çıktığında ısıtılmış kum kullanılmasını ve bunun yanında da ayakların tuzlu su ile yıkanmasını tavsiye etmektedir.

Ardından nikris (hekimin kendi tabiriyle ‘usr-i hareket) tedavisinden bahseden hekim, kadim hekimlerin söylediği üzere ayakların renginin değişmemesi yani baş­ka bir renk almaması ve zayıf olmaması halinde tedavi edilebileceğini, (burada nik­risin, hangi hılt’tan meydana geldiğinin önemine dikkat çekiyor) tedavisinin de müs­hil ile mümkün olabileceğini ifade eder. Ancak havanın şimdilerde soğuk olduğunu söyleyen İranlı hekim, sultanın nikris tedavisini yapacak olan hekimin tedavi için biraz beklemesi gerekeceğini, soğuk havalarda yapılacak tedavinin cevap vermeye­ceğini, bunun için havanın ısınmasının beklenmesi gerektiğini söyler.

İranlı hekim, sultanın her iki hastalığının (nikris ve mide-bağırsak bozukluğu/ nefh) da tedavisinin ortak olduğunu, birine faydalı gelecek ilaç ve tedavinin diğerine de yarayacağını, bu verilen ilaçların her iki hastalığa da iyi geleceğini, bir diğer hastalığın tedavisine engel teşkil etmeyeceğini dile getirir ve mide ile bağırsak bo­zukluğunun (teheyyüc ve nefh) tedavisinin diğer hastalığına göre öncelikli olduğunu söyler. Mide ağrısı için uygulanan tedavi ve ilaçların, bağırsak bozukluğu ve şişkin­liğe de iyi geleceğini söyleyen hekim iyi bir müshil tedavisinin hem nikrisi hem de bu şişkinliği tamamen yok edeceğini ileri sürer. Saray hekimlerin her iki günde bir defa sultanın idrar tahlilini yapmaları gerektiğini söyleyerek sultanın mizacına uygun olan bu tedbir ve tedavilerin faydalı olmasını umut ederek reçetesine son verir.

İranlı hekimin, hem mide ve bağırsak rahatsızlığı hem de nikris için verdiği kuvvetli olduğunu söylediği ilacın kullanılıp kullanılmadığı, kullanıldıysa da sulta­nın tedavisine yardımcı olup olmadığı bilinmemektedir. Ancak ölüm anına kadarki şiddetli nikris ağrıları, karaciğer, mide ve bağırsak rahatsızlığının devam ettiğine bakılacak olursa bu tedavi yöntemi de işe yaramamıştır. İranlı hekim,         Osmanlı sa­ray hekimlerinden farklı olarak nikris tedavisi için yalnızca devâ’ü’l-lek adında bir ilaç, idrar tahlili, ısıtılmış kum ve tuzlu su ile ayakları ovmanın yanında birtakım perhizler ve şerbetler önermiş, kan almanın gerekliliğinden ise hiç bahsetmemiştir. Reçetede yer alan bazı ifadeler İranlı hekimin nikris tedavisinde kendisinden önce yaşamış bazı meşhur hekimlerle aynı şeyleri tavsiye ettiğini gösterir. İbn-i Sînâ ve Cürcânî bunların başında gelir. İbn-i Sînâ, hastalığın tedavi edilememesi halinde sindirim sisteminin iyice zayıflayacağını, eklem ağrılarının artacağını, kol ve ba­caklarda zaafların oluşacağı söylerken aslında tam da Kanunî’nin içinde bulunduğu durumu özetlemektedir. Hastalığa sebep olan maddenin vücutta iyice pişirildikten sonra azaltılıp hacamat ve ishal gibi yollarla dışarı atılması ve organın kuvvetlen­dirilmesi gerektiğini belirten hekim ardından müshil ve yakı uygulamasını, hasta kısmın duruma göre ılık ve soğuk suyla ya da yağ ile ovulmasını, son olarak da çe­şitli terkiplerden oluşan ilaçları önerir. Cürcânî de hastalığın tedavisi için bağırsak ve midenin kuvvetlendirilmesini, hazımsızlığın ortadan kaldırılmasını, bu sayede eklemlere inen zayid hıltların dağıtılacağını söyler. O, bedende toplanan zayid hılt­ların dışarı atılması için istifrağ, bevl ve müshilin iyi bir yöntem olduğunu bunun ar­dından hastaya kuvvet verici ilaç verilmesinin lüzumunu belirterek doğru zamanda tedavi edildiğinde hastalığın geçebileceğini kaydeder ve birden çok ilaç önerisinde bulunur. İranlı hekimin bu tedavi yöntemi Hacı Paşa’nın müshil kullanmak, az ve hafif yemek yeme noktasındaki önerileri ile de uyuşmaktadır. Bunun yanında yukarıda da bahsedildiği gibi Hüseyin Baykara’nın nikris tedavisi ile meşgul olan hekimin bazı tavsiyelerinin (müshil kullanma, ayak ve karnın iç yağı ile ovulması) bu İranlı hekim tarafından (müshil verme, ayakların tuzlu su ile ovulması) uygulandığı görülür. Bu İranlı hekimin kendisinden önce İran ve Osmanlı coğrafyasında yaşa­mış olan meşhur hekimlerin bu konudaki pratiklerinden yararlandığına şüphe yok­tur. Bundan dolayı nikris tedavi yöntemi seleflerininki ile kısmen örtüşmekle beraber onun reçetesinin kendine özgü yanlara da sahip olduğu açıktır.

Padişahın hem bu İranlı hekimin hem de saray hekimlerinin kendisine önerdiği perhizlere sıkı sıkıya uyduğu görülüyor. Venedikli Bernardo Navagero, raporunda Sul­tan’ın yemek konusunda aşırıya kaçmadığını, çok az yediğini, çok nadir olarak eti ter­cih ettiğini, şarabı ise bıraktığını ve şimdilerde sadece su içtiğini yazmaktadır. XVI. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı başkentinde bulunan Venedikli diplomat Luigi Bas­sano ise bu bilgiyi doğrulayarak sultanın şarap içmediğini, genellikle kendi usulüyle yapılmış, şerbetle şekerli su tadı arasında yedi çeşit meşrubatı içtiğini yazmaktadır.

Sonuç olarak şu söylenebilir ki Osmanlı padişahları içerisinde Kanunî, nikris ve sindirim sistemi bozukluğundan mustarip olan yegâne kişi değildi. Daha er­ken dönemde Fatih Sultan Mehmed de aynı rahatsızlıklardan mustaripti ve onun hastalığı en az Kanunî’nin hastalığı kadar şiddetli idi. Ancak onun birçok has tabibi yanında İran’dan gelen mahir baştabibi Acem Lârî vardı ve ölümüne dek padişahın nikris hastalığı ve sindirim sistemi bozukluğu/bağırsak tıkanması ra­hatsızlıklarının tedavisiyle meşgul oldu. Fatih döneminden itibaren padişahların nikris hastalıkları için Acem’in mahir tabiplerine müracaat edildiği bilinmektedir. Kanunî döneminde de bahsi geçen reçeteyi yazan ve İran gibi uzak bir coğrafya­dan olduğunu düşündüğümüz bir tabibin yardımına başvurulması aslında geçmiş pratiklerin bir başka yansıması idi. Ancak bu defa tabibin kendisinin getirilmesi yerine doğrudan tavsiyelerine başvuruldu. Bunun en önemli nedenlerinden birisi Fatih’in, baştabibi Acem Lârî tarafından zehirlendiği iddialarının ortaya çıkma­sından sonra İran’dan gelecek tabiplere padişahı zehirleyebileceği ihtimali çerçe­vesinde bakılacak olması olmalıydı.

 

 

 

 

 

REÇETE

Huve

[ Sultanın] bu hastalığın tedavi edilip edilemez olduğu yolundaki yüce fer­manı [bu tarafa] hürmetle arz edilmişti.

Evvela [hekim] şunu arz eder ki [sultanın] mizâc-ı şerîfindeki hastalık belir­tisi [arıza] esas olarak iki şeyden ibarettir. Bunlardan birincisi teheyyüc ve nefhdir. Bir diğeri ise ‘usr-i hareket (nikris)’tir. Bunun tedavisi mide ve ciğerin tedavisiyle mümkündür; az yiyip çok yememe halinde bağlıdır; bunlar tedavi olursa hastalık da tedavi edilmiş olur. Öyleyse eğer yeme ve içme hususuna riayet, mide ve karaciğeri kuvvetlendire­cek uygulamalara devam edilirse bu hastalık tedavi edilebilir.

Bu hastalığın tedavisi şudur: Devâü’l-leki; şarab-ı usûl, şarab-ı dînâr61 veya şarab-ı matbûhî ile kullandığı bu zamanda her gün bu devaü’l-lek’ten aç karnına bir miskâl içip, yukarıda bahsedilen şerbetlerin üzerine de 15 dirhem oranında bir miktarını da ılık su içinde eritip içmelidir. Her ne zaman bu teheyyüc ortaya çı­karsa ısıtılmış kum kullanmalı ve bunun yanında ayaklar da (pây-ı şerîf) tuzlu suyla yıkanmalıdır.

Gelelim ‘usr-i hareket’e sebep olan arızaya. Hekimlerin de işaret edip söylediği gibi uzuv zayıf olmadıkça ve kendi rengini kaybetmeyip asıl rengini korudukça te­davi edilebilirdir ve bunun ilacı müshildir. Bunu diğer tedbir ve uygulamalar izler.

Ancak hava şimdilerde soğuktur. Havanın birkaç zaman içinde ısınması ve bu noktada tabibin işlerine de yardımcı olması beklenilmelidir. Ondan sonra inşallah çok iyi bir müshil [tedavisi] ortaya çıkar, gerçekleşir ve de çok yararlı olur.

Ama Allah’a şükürler olsun ki [bu rahatsızlıkların] tedavisi ortaktır. Yani tehey­yüc’e iyi ve faydalı gelen [her ilaç] ‘usr-i hareket’e de iyi ve faydalı gelir. [Bu ilaçlardan] hiç biri diğer hastalığın tedavisine engel teşkil etmez. Ama teheyyüc’ü dikkate alarak onu bertaraf etmek tabiplerin nezdinde ilk sırada gelir ve en gerekli olan şeydir.

Mide ağrısı için uygulanan tedavi ve ilaçlar teheyyücün de tedavisi ve ilacıdır. Müshilden sonra inşallah [bu arıza] tamamen yok olur.

İki günde bir defa [sultanın] idrarını bir kaba yapması (kârûre), hekimlerin de bu idrarı görüp tahlil yapmaları gerekmektedir. [Sultanın] mizâc-ı şerîfine uygun olan tedbir ve tedaviler bu zaman [ona] arz edilmiştir. [Umulur ki] faydalı olur.

 

Yemen Beylerbeyi Üveys Paşa Torunu Elektrik-Elektronik Mühendisi

30 Comments

  1. Pingback: hydroxychloroquine antiviral

  2. Pingback: buy chloroquine

  3. generic viagra online

    7 Mayıs 2020 at 11:51

    female pink viagra 100mg pills [url=https://viagenupi.com/#]generic viagra online[/url] where to buy viagra generic viagra online pharmacy viagra https://viagenupi.com/

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Araç çubuğuna atla