Doğum ve Ölüm arası mola

Başlangıçlar ve sonlar arasında gidip geldiğimiz sirkülasyonun içinde var olana başlamaya ve onu sonlandırmaya ürkekçe yaklaşırız. Oysa bizi biçimlendirecek aşama başlangıç ve bitişin arasındadır. Ne yaşarsak yaşayalım, bizi çıkışa ulaştıran şey gene başlayanı devam ettirdiğimiz ara süreçten geçer. Duygularımız da bu sirkülasyonun içerisinde dönüp dolaşır. Sevmekten korkarız mesela, üzülmekten ve ölümden korktuğumuz kadar. Cesaret edemediğimiz için kaçırdığımız fırsatlar, belki şans vermediğimiz insanlar, ya da yoldan geçerken kafasını okşamadığımız bir köpeğin sevgiye muhtaçlığı kadar. Yeniliklerden korkarız fakat eskiyi de aramayız. Tutkularımızı ararken hep bir şeylerden kaçarız. Kaçarken sadece zamandan değil, kendimizden de bir şeyler yitiriyoruz. Kazanamadığımız bakış açıları, göremediğimiz yollar, dokunamadığımız insanlar… 

Yalnızca bir insanı sevmekten değil bu korkumuz. Bizler olduğumuz yerden hareket edersek, yeni bir yolda kaybolmaktan korkuyoruz. Mantığımızı dinlemek isterken yüreğimizin sesini kısıyoruz. Cesaretin, tutkunun ve arzunun kalbini susturuyoruz. Yeni bir yola çıkarken hep sonunu düşünüyoruz mesela. 

Çünkü her başlangıçın bir sonu olduğunu biliyoruz, fakat asla bu başlangıcın ve sonun arasında bizi değiştirme fırsatına sahip olan ara süreci göremiyoruz. Hayatlarımız doğma, büyüme ve ölüm evresi arasında tıkılıp kalmış. 80 yıl ömrümüz varsa hep 80 yılı tamamlamak için yaşıyoruz. Oysa bu 80 yılın 1 saniyesi bile ne kadar eşsiz, ne kadar değerli ki biz bunu göremiyoruz. Yaşamak bizler için zorundalık olmuş artık. Sabah kalkıp okula gidiyoruz, veya yetişkiniz ve çalışıyoruz.  Çocuklarımız var, ailemiz var onları yetiştirmekle geçiyor ömrümüz. Peki bu geçen ömrün hangi dakikasında kendimizle baş başa kalıyoruz? Kaldık diyelim, hangi birimiz içimizi dinlerken susturulmuş sesin söyleyeceklerinden korkmuyoruz?

“Kendimi her zaman bir yerlere, bir hedefe doğru yol alan bir yolcu gibi hissediyorum. Öyle bir yerin, bir hedefin var olmadığını kendi kendime söylediğimde ise gayet akla yakın, doğru geliyor bana.

İnsanın yaşamının sonu ya gözyaşı ya da ak saçlardır. Sıkıntıdan ölmektense tutkudan ölmeyi tercih ederim…”

Demiş Van Gogh. 

Gideceği yolun sonunda ölüm olmasına rağmen korkmayacak kadar yaşamış tutkularını. Belki yanlış belki doğru bir yol. Önemli olan bir adım atmış olması.

Ben de sevmekten korkuyorum. Yalnız bir insanı değil, eninde sonunda elimden kayıp gidebilecek her şeyi sevmekten korkuyorum. Tutkularımı yaşamak için atacağım adımlardan belki de. Ama yolun ortasını yaşamak için korkularımı hissettiğim kadar heyecanımı da hissediyorum. Bizi bu kadar küçülten şey gözyaşına olan korkumuz mu yoksa bahanelerimizi susturacak kadar güçlü tutkulara sahip olamayışımız mı bilmiyorum. İşte tam bu yüzden, olduğum yerde adımlarımı saymak istemediğimden yeni bir yolculuğa çıkıyorum. Çünkü bu sorunun cevabına ulaşmak için çıkacağım bu yolculuktaki insan artık ben olmayacağım.

Peki sen ne yapıyorsun?

3 Comments

  1. roze

    12 Ekim 2018 at 04:44

    hiçbir şey. ama sevmekten korkuyor da değilim, kendimi anlamaya çalışmaya başladığımdan bu yana bu hissi hiç yaşamadım. güvenler boşa çıktı, görünmeyen yüzler göründü, şahsıma -bence-yapılmaması gereken şeyler yapıldı ama bu, beni sevmekten alıkoymuyor. muhtemelen aramızdaki fark, sevmenin kötü sonuçlarından hangi oranlarda etkileniyor oluşumuzla alâkalı. belki de sevginin anlamını birimiz yanlış yorumluyor. belki ben aslında hiç sevmiyorum, belki de sen sevgiyi yanlış şeylerle bağdaştırıyorsun. ait olmak istiyorsun mesela. bence bunun adı hayatta kalma içgüdüsü, sevgi değil
    vi geceler

  2. Emre Yükselen

    12 Ekim 2018 at 08:55

    Çok güzel bir yazı olmuş Ecem hanım kalemimize sağlık

  3. Uygar

    12 Ekim 2018 at 12:43

    Çok güzel bir yazi olmus ecem hanim

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla