INSIDE OUT : HİSSEDİYORUM O HALDE VARIM !

[Filmden] Neşe: Hiç birine bakıp da “Kafasının içinde neler dönüyor?” diye düşündünüz mü? Şey, ben biliyorum. Yani, Riley’nin kafasındakileri.

  2015 Yılında gösterime giren Pixar filmi Inside Out (Ters Yüz) işte bu replikle başlamıştı.

  Çoğumuzun küçüklüğünden beri hayranlıkla filmlerini izlediği, her yaştan insanı hikayesiyle kendine çeken Pixar’ın, “Cars”(Arabalar) serisiyle eski rüzgarını kaybettiği düşünülüyordu. Ancak, Ters Yüz ile birlikte sahalara yeniden döndü desek abartmış olmayız. Bu yüzden film, seyirciler için olduğu kadar, Pixar için de büyük bir anlam ifade etti.

  Peki  filmin bu kadar olumlu eleştiriler almasının sebebi neydi? Gelin birlikte inceleyelim.

 

HİKAYE

 

  Öncelikle söylemeliyiz ki Ters Yüz konusu itibariyle oldukça yaratıcı, derin ve merak uyandırıcı. Belki de filmin sonunda çoğu izleyiciyi “Eğer gerçek olsaydı, benim kafamın içinde neler geçiyor olurdu?” sorusuyla başbaşa bırakıyor. En azından bu, benim için geçerli.

  Film, merkezinde Minnesota’da ailesiyle mutlu bir hayat geçiren Riley adlı bir kız çocuğuna ve onun duygularına yer veriyor. Ancak filmin daha başlarında bu mutluluğun darbe aldığını görüyoruz. Babasının San Francisco’da iş bulması üzerine evinden, arkadaşlarından kısacası alıştığı düzenden çekip alınan Riley, bu süreç boyunca nasıl hissetmesi gerektiğiyle ilgili bolca bocalamak zorunda kalıyor; Öyle ki, evden kaçmaya dahi teşebbüs ediyor.

 

Öfke: [ üstünde sadece brokoli olan pizza dilimlerini gördüğünde ]
Öfke: Tebrikler San Francisco, pizzayı mahvettin! Önce Hawaililer ve şimdi SİZ!

  Elbette biz izleyiciler sadece dış dünyayı değil, başta Riley’nin olmak üzere, annesinin ve babasının iç dünyasını da tanıma şansı buluruz. Burada en çok hoşuma giden detaylardan biri Riley’nin anne ve babasının duygularının Riley’ninkilere göre çok daha kontrollü olmasıydı. Riley’nin duyguları küçük bir kontrol masasına ve tek bir sandalyeye sahipken, annesinin ve babasının duyguları işbirliği yaparak çalışıyordu. Kendi dünyamıza uyarladığımız zaman yetişkinlerin çocuklara göre çoğunlukla duygularında daha kontrollü olduğunu söyleyebiliriz.

 

  Riley’nin filmdeki duyguları: Neşe, Üzüntü, Tiksinme, Korku ve Öfkeydi. Aslında çocuk bile olsa, biliyoruz ki insanların duyguları bundan çok daha komplikedir ve empati, mantık, umut, cesaret gibi sayabileceğimiz birçok duygu daha hayatımıza yön vermektedir. Ancak bunlar filme yansıtılsaydı film, çocuklar için belki de anlaşılır olmazdı ve ana hikayesinden sapardı.

  Dış dünyada yer alan karakterler haricinde filmde en büyük yeri Neşe (Joy) ve Üzüntü (Sadness) alıyordu. Hikaye boyunca Neşenin Riley’i mutlu hissettirmeye çalışması bir çok kez başarısızlıkla sonuçlanır ve Neşe, en sonunda, Riley’nin bu duyguları bastırması gerektiğini değil, kucaklaması gerektiğini anlar. Böylece Riley de yaşadıklarını içine atmayı bırakarak, ailesine geri döner ve hissettiklerini onlara açar.

 

 


VERİLEN MESAJLAR

 

  Filmin belki de en duygusal sahnelerinden biri de Riley’nin hayali arkadaşı Bing Bong’un Riley’de bıraktığı tüm anılarla birlikte kaybolmasıydı. Her ne kadar izleyiciler için üzücü bir an olsa da verdiği mesaj aslında hepimiz için geçerliydi ve bu sahnenin ifade ettiği olgu “büyümek”ti.

  Büyümek, doğal ve güzel bir olay olsa da eskiyi geride bırakmak anlamına gelir. Ancak her ne kadar çocukluğumuza ait şeyleri sevip, onlara özlem duysak da onları geri getiremeyiz ve getirmemeliyiz. Burada asıl zor ve üzücü olan kısım hayattaki yolculuğumuza devam etmek, yeni anılara yer verebilmek için geçmiş anılarımızı arkada bırakmaktır. Riley de aslında film boyunca “eski”yi geride bırakmakla ve büyümekle yüzleşmiştir.

 

  Filmdeki en önemli mesaj ise izleyiciye yavaş yavaş yedirilerek filmin sonunda gün yüzüne çıkar: Hayattan aradığımız şey düşünülenin aksine sadece neşe değildir. Bu mesaj üzerine konuşmadan önce değinmem gereken başka bir şey daha var.

  Bu filme konu olan fikrin ilk olarak kimden,nasıl çıktığını biliyor musunuz?

  Filmin yönetmeni Pete Docter kızının küçükken oldukça mutlu ve neşeli olduğunu, ancak 11 yaşına bastığı andan itibaren içine kapanık, sessiz olduğunu ve eskisi kadar gülümsemediğini fark eder ve aklına şu soru takılır “What happened to joy?” (Neşeye ne oldu?). Böylece tüm yaşananlar ışığında, bu konu hakkında bir film yapmak ister. Filmi anlayabilmek için sürekli duygularını sorgular ve filmin büyük mesajını belirler.

 

  Film, bizden ilk olarak Neşe’yi anlamamızı ve Üzüntü’den hoşlanmamamızı ister ve bunun için Üzüntü’yü elinden geldiğince sıkıcı gösterir. Ancak hikaye ilerledikçe Neşe’nin gözünden gördüğümüz dünyada Üzüntü’ye karşı sempati beslemeye başlarız.

Üzüntü: Ağlamak sakinleşmemi ve hayatın problemlerinin verdiği ağırlığı takıntı haline getirmemi sağlıyor.

 

    

 

 Üzüntü’nün sempatimizi en çok kazandığı sahnelerden biri de Bing Bong’u teselli ettiği sahnedir. Roketinin unutulmaya bırakılması üzerine derin üzüntüye düşen Bing Bong’u gören Neşe ve Üzüntü, yola devam edebilmek için onu kendine getirmeye çalışırlar fakat iki farklı yol izlerler. Neşe, onu güldürmeye ve mutlu hissettirmeye çalışır ancak başarılı olamaz. Üzüntü ise onun duygularını anladığını ve yaşadığı olayın ne kadar üzücü olduğunu söyler. Bing Bong, hissettiklerini ve üzüntüsünü paylaştıkça daha iyi hisseder ve böylece yollarına devam ederler.

Pete Docter videosunda işte tam olarak şunu söyler

“Joy, as much as we all want it in our lives, is not the answer.” (“Neşe, her ne kadar hepimiz onu hayatımızda istesek de, cevap değil.”)

    

 

[Neşe, başka bir unutulmuş anıyı kaldırır ve ona bakar]

Neşe: Boyama yaparken dilini dışarı çıkardığı zamanları hatırlıyor musun?

Neşe: Hikayelerini bütün gün dinleyebilirdim.

Neşe: Sadece Riley’nin mutlu olmasını istedim…

 

  Hayatımızın büyük bir kısmını elimizden geldiğince mutlu ve neşeli geçirmek için çabalarız ve kültürümüz de bu inancı dayattığı için sahte mutluluklar yaşamaya ve her kötü durumda “Polyanna” olmaya çalışırız. Doğru ve iyi olanın her zaman “neşeli olmak” olduğunu zannederiz. Belki buna uygun bir dünyada yaşıyor olsaydık haklı olabilirdik.

  Ancak hayat, maalesef gökkuşakları ve tek boynuzlu atların olduğu bir yolculuk değil. Her zaman iliklerimize kadar mutlu hissedemeyiz; Eğer öyle hissetseydik mutluluğun nasıl bir şey olduğunu bilemezdik.

  Bu hikayede çıkarmamız gereken ders, mutsuzluk, en az mutluluk kadar doğal ve hissedilmesi gereken bir duygudur. Duygularımızı göz ardı etmemeliyiz ve sağlıklı bir psikolojiye sahip olabilmek için duygularımızla yüzleşmeliyiz.


SONUÇ

 

Neşe: Olamaz! Bu Gerçekler ve Fikirler birbirine çok benziyor!

Bing Bong: Endişelenme. Her zaman olan şey.

 

  Film hakkında söylenecek elbette çok şey var, ancak bende en büyük etkiyi bahsettiklerim oluşturdu. Pixar’a bizleri animasyonlarıyla yediden yetmişe herkesi ekranlara kitlediği ve yeniden düşündürdüğü için teşekkür ediyor, bu gibi birçok güzel yapıma daha imza atmasını temenni ediyorum. Eğer eklemek istediğiniz düşünceler olursa yorum yapmayı unutmayın.

 

 

 

1 Comment

  1. Brianlirty

    15 Şubat 2019 at 07:13

    [url=http://fr.smcefcu.com/prostate-herbal-medicine/une-prostatite/]une prostatite[/url]

    http://en.afm4x4.com/exercise-supplements/stomach-fat/

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla