Aytaç Bozkuyu Yazdı: ATATÜRK VE ORTADOĞU

Dünyanın fırtına merkezi olarak tanımlanan Ortadoğu
sınırları tam olarak belirlenemeyen ancak rüzgârı eksik olmayan
topraklardır. Jeopolitik olarak ilkçağdan bu yana tanınan ve ticari
hacmi bakımından önemsenen bir yer olmasına rağmen Ortadoğu
19. yüzyıldan itibaren dünya siyasetinde çıkarların çatıştığı
bölgelerin başında gelir. Mistik unsurlar taşıyan bu bölge birçok
kültürün ve semavi dininde çıkış noktası olması hasebiyle
savaşların, istilaların adresi olmuştur. Başta Arap yarımadasının
kuzeyi, Suriye, Filistin olmak üzere Irak, İran, Afganistan daha da
geniş anlamıyla Kuzey Afrika toprakları Ortadoğu içine dâhil
edilmiştir.
Türklerin Asya’nın içlerinden batıya hareketleri Afganistan
üzerinden İran’a yayılmış, oradan Kafkaslar ve Suriye’ye kadar

 Tarihçi / Etnolog
genişlemiştir. Uzun yıllar boyunca Selçuklulara, İran’da Türk
Memlüklüleri Mısır’da yönetimi ellerinde bulundurmuştur. Türk
Arap ilişkileri 8. yüzyılda yoğunlaşmış, 1071 Malazgirt Meydan
Muharebesinden itibaren Anadolu’nun Türk yurdu olmasıyla
yüzyıllardır devam edecek olan komşuluk ilişkileri başlamıştır. İbn-i
Bibi, İbn-i Battuta, İbn-i Fadlan gibi önemli Arap seyyah ve tarihçiler
Türk Coğrafyalarını gezerek günümüze değerli eserler
bırakmışlardır. Osmanlı döneminde özellikle Arap yarımadasının
dini bakımdan kutsiyetinden dolayı saygı duyulmuş “Sürre
Alayları”1 denilen hediye kervanları gönderilmiştir. Türklerin
Ortadoğu ilişkileri dini yakınlık ve ortak coğrafya ekseninde
gelişme göstermiştir.
Türklerin Batıya fütuhatları İslam’ın yeni bir kıtayla
tanışmasına vesile olmakla birlikte İslam liderliğininde sancak
değiştirdiğinin de göstergesiydi. Öyleki Hz. Muhammet döneminde
Arap yarımadası, Dört Halife döneminde Ortadoğu’nun kuzeyi ve
Afrika’daki fetihlerden sonra Batı ve Doğu Türkleri sayesinde
Viyana kapılarından Çin seddine kadar İslam dini yayılırken TürkArap yakınlaşması ortak paydada buluşmaya devam ediyordu.
Bu suretle Ortadoğu halklarının Konstantiniye-i Kübra’yı2
fetheden bir millete duyulan merakı arttmıştır. Aynı dine
inanmalarına rağmen kültürlerini korumayı başarmışlardır. Belkide

1 Surre-i Hümâyûn Alayı veya Surre Alayı Devlet-i Âliye-yi Osmâniyye döneminde
Surre Emini adıyla bilinen bir kurum, İstanbul’dan Mekke ve Medine’ye yardımları
ve armağanları götürmüş olan topluluktur. Surre-i Hümâyûn Alayı, İstanbul’dan
törenle uğurlanılırdı.
2 Arap kaynaklarında İstanbul’un adı Konstantin’in büyük şehri anlamında
Kostantiniyye-i Kübrâ denmiştir.
kültürlerinin koruma kalkanının güçlü olmasında, dinin farklı
yorumlanması-mezhepler bakımından-da etkili olmuş olabilir.
IX. Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim 1516 Mercidabık,
1517 Ridaniye Savaşları ile Suriye Filistin, Hicaz ve Mısırı ele
geçirerek bölgeye Türk idaresini almıştır. Türkler Ortadoğu’ya
yabancı olmadıkları için Araplar Osmanlı idaresine geçmekte
zorlanmamışlardır. Selçukluların 11.yy’da Arap yarımadasına
uzanmaları ve akabinde bölgenin imar faaliyetlerinden eğitimine
kadar uzanan geniş bir alanda yaptıkları çalışmalar sempatiyle
karşılanmıştı.
Osmanlı döneminde Türklerin gözünde Ortadoğu
Coğrafyası Necip milletin yaşadığı yerlerdir. Bu nedenle birçok
zorunluluktan muaf tutulmuş, genel olarak yerel idarecilere ve
kabile şeyhlerine fazla müdahale etmeyi doğru bulmamıştır.
Osmanlı Devletinin Bölgeye hâkim olması bölgede göreceli
bir istikrar dönemini başlattı. Yerel ve dini gruplara özerklikler
tanındı, gayrimüslimler millet sistemi içerisinde hukuki güvence
altına alındı. Yerel yöneticiler sorumluluklarını yerine getirdikleri
sürece İstanbul’un herhangi bir müdahalesiyle karşı karşıya
kalmadılar.3
400 yıl boyunca Osmanlı idaresinde sakin yaşayan
Ortadoğu, Sanayi inkılabından sonra özellikle 19.yy’dan sonra
hammadde ihtiyacı duyan İngiltere ve Fransa’nın cazibe merkezi

3
Fatih Koraş, Suriye‟de Toplumsal Yapının Dönüşümü ve Arap Milliyetçiliğinin
Gelişimi 1860–2000, Marmara Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü,
Ortadoğu Siyasi Tarihi ve Uluslararası İlişkileri Anabilim Dalı, İstanbul 2009, s. 6
olacaktır. Osmanlı’dan aldıkları ekonomik dini ve hukuki imtiyazlar
sayesinde Ticaret bahanesiyle Arap kabileleri ile irtibata
girmişlerdir. Özellikle 19. yüzyılda petrolün enerji de
kullanılabileceği anlaşılınca rezerv bakımından zengin olan bu
bölgenin önemi daha da artmıştır. Batılı devletler Ortadoğu’da
konumlarını belirleyerek hammaddeye ulaşmak için öncelik olarak
halka sızma yöntemini kullanmıştır. Bu suretle bölgenin geri
kaldığını söyleyerek Osmanlı toprağı olan arazilerde okul açmış,
sağlık hizmeti vermiş ve banka şubeleri ile halkı borçlandırılmıştır.
Borçlarını bahane ederek işgallere zemin hazırlamışlardır.
Akdeniz Ortadoğu’nun Avrupa’ya bakan penceresiydi.
Cebelitarık’tan giren gemiler 1869’da Süveyş Kanalı açılana kadar
sınırlı bir alanda limanlarda dolaşırken kanalının açılmasıyla Bab-ül
Mendep boğazından Hint Okyanusu’na ulaşabiliyorlardı. Bu
nedenle yolların güvenliği özellikle İngiltere ve Fransa için
önemliydi. Bu konuda ilk hamleyi 1798’de Napolyon Bonapart
komutasında Fransa yapacak, İngiltere Ebukır limanında Amiral
Nelson4 komutasında Fransız donanmasını yakarak Osmanlı’ya
çıkarları gereği yardım etmişlerdir.
Orta Doğu, Batı devletlerinin insani olarak
bakamayacakları kadar enerji çanağıdır. 19. yüzyılın dünya siyaseti
petrol, doğalgaz ve ticaret yollarının kesişme noktalarına hâkimiyeti
belirlemiştir. Rusya’nın Akdeniz’e inme isteyenin belirginleşmesi bu
siyaseti iyice açığa çıkartmıştır. 1834’te Cezayir, 1881’de Tunus

4Osmanlı Devleti de Nelson’a bu üstün hizmetinde dolayı Osmanlı Nişanı
vermiştir. Osmanlı tarihinde ilk defa bir yabancı komutan bu nişanla
onurlandırılmıştır. Nelson’ın birçok resminde yakasındaki ay yıldızlı Osmanlı
Nişanı açıkça görülmektedir.
Fransızlar tarafından işgal edilmiş, 1882’de İngiltere böl, parçala,
yönet politikasına benzer bir durumda Mısır’ı Osmanlı Devletinden
almıştır. Osmanlı bu dönemde Panislamizm siyasetine sarılmış,
ancak buna karşın Batılı devletler Osmanlıya karşı 1789 Fransız
İhtilali’nin Milliyetçilik düşüncesini Ortadoğu’yu parçalamak için
kullanmıştır. Osmanlı Devleti aleyhine İngiltere, Fransa ve
Rusya’dan yardım alan Arap şeyhleri, Osmanlı aleyhine
davranışlardan çekinmemiştir. Sömürgecilik yarışının yanı sıra
dünya Yahudilerinin lideri konumundaki Theodor Herzl’in
çalışmaları Ortadoğu’nun son yüzyıldaki konumunun
şekillenmesine sebep olmuştur.5
Osmanlı Devleti 20. yüzyıla girerken bir yandan Meşrutiyet
hareketleri diğer yandan Bulgaristan’ın ve Girit’in ayrılması
Ortadoğu halklarını cesaretlendirmiştir. 1870’te İtalya’nın, 1871’de
Almanya’nın birliğini tamamlaması, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın
işlerini zorlaştırılmış yeni bir savaşın habercisi olmuştur. 1911’de ise
Osmanlı, Kuzey Afrika’daki son toprağı Trablusgarp’ı İtalya’ya
bırakmak zorunda kalmıştır. Çoğunluğu Müslüman olan Ortadoğu
halklarının devlete bağlılığının devamı etmesi için İslamcılık
düşüncesi ne sarılan Osmanlı, Halifeliğin siyasi olarak kullansa da
çoktan esmeye başlayan ayrılık rüzgârları, Cihan Harbi’nde fırtınaya
dönüşmüştür.
Emperyalist güçlerin bölgedeki hedeflerine ulaşması için
Arapların devlete bağlılıklarının azaltılması gerekiyordu. İngiltere,
Fransa gibi bölgede çıkarı olan devletler politika değiştirerek daha

5 Theodor Herzl (2 Mayıs 1860 – 3 Temmuz 1904), politik siyonizmin kurucusu ve
gazetecidir. Tevrat’ta anlatıldığı gibi “vadedilmiş topraklar” Kudüs’te bir İsrail
Devleti kurmak için çabalamıştır.
önce Ortadoğu’daki isteklerini merkezi hükümetle görüşürken II.
Meşrutiyetten itibaren gönderdikleri ajanlar sayesinde kabile
şefleriyle görüşmeye başlamışlardır.
İlk önceleri Avrupalıların gayretleri daha çok gayrimüslim
unsurlar üzerinde yoğunlaşmaktaydı. Ancak Osmanlı’nın dağılma
sürecine girildiğinde bu ideolojinin Müslümanlar arasında da etkili
olabileceğini düşünen Batılılar, özellikle Paris’e eğitime gelen
Arapların milliyetçilik fikrinden etkilenmesini sağlamışlardır.
6
Ayrıca Osmanlının coğrafya üzerindeki etkisinin giderek
zayıflaması Arapların Emeviler dönemindeki gibi İslam âleminin
liderliğine soyunmaları gerektiği fikri artık bir ideoloji olarak
gittikçe Araplar arasında yerleşmeyle başlamıştır.
Arap-Türk ayrışması iyice belirginleşmeğe başlamıştır. Bu
ayrışmayı yansıtan yeni kavramlar, ifadeler ve terminolojiler ortaya
çıkmıştır. Mesela Osmanlı Arap Kardeşliği Cemiyeti, Semantik bir
yaklaşımla meseleye bakarsak, adından da anlaşılacağı gibi, burada
bir ayrım söz konusudur ve iki toplum kavramını içermektedir.
Esasen bu ifade Arapların artık kendilerini Osmanlı görmediklerinin
açık bir tezahürüdür. Arapçılık olgusu yadırganmayan bir gerçeklik
haline gelmiştir. Bu ayrışmalar 1908 seçimlerinde kendini iyice
göstermiş ve devletin asli unsurlarından olan Arapların belli bir
kontenjan dâhilinde Osmanlı meclisinde temsil edilmesini içeren
tartışmalar dahi yaşanmıştır.7

6
Yaşar Demir-Kenan Şen, Doğuş Dönemi itibariyle Türk-Arap Milliyetçiliği:
İşbirliğinden çatışmaya, Akademik ORTA DOĞU, Cilt 5, Sayı 2, 2011
7
Kurşun Zekeriya, Yol ayrımında Türk Arap ilişkileri, İstanbul, İrfan yayımcılık,
1992, s48-49
1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasının temel
nedenlerinden biri dünya enerji hatlarının büyük devletler
tarafından paylaşılıp haritalanması yeniden ve coğrafyanın yeniden
çizilmek istemeseydi. Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın yanında
savaşa girmesi İngiltere, Fransa ve Rusya’nın Ortadoğu işgalini
kolaylaştırmıştır.
I. Dünya Savaşı’nın öncesinde Hicaz Emiri Şerif Hüseyin
oğlu Abdullah’ı, 5 Şubat 1914’te Kahire’de İngiliz Yüksek Komiseri
Lord Kitchener’e göndererek Osmanlı Devleti ile muhtemel bir açık
çatışmada kendilerine destek olunup olunmayacağı konusunda
İngiltere’nin görüşünü sormuştur. İngilizler, bu teşebbüse karşı
herhangi bir taahhütte bulunmamış ve Mısır’daki İngiliz yetkilileri;
“dost bir devlete karşı kullanılmak üzere silah vermeyeceklerini, Hicaz
Araplarının İngiltere’den cesaret görmeyi beklememeleri gerektiğini” ifade
ederek Abdullah’a ret cevabı vermişlerdi. Ancak İngiltere’nin
endişesi gerçekleşip Osmanlı Devleti, İngiltere’ye karşı savaşa
girince, İngilizler de daha önceki görüşmelerde gündeme gelmiş
olan Arapların ayaklanmasını destekleme konusunda Şerif
Hüseyin’le tekrar görüşmeye başlamışlardır.
8
Şerif Hüseyin, İttihat ve Terakki yöneticilerinin ataması ile
göreve gelmiş olmasına rağmen Peygamber soyundan9 gelmesi

8 İngiliz Arap Büro Raporlarında Arap Ayaklanması, Bir İsyanın Kodları,
Editör:Salih Gülen, Yitik Hazine Yayınları, İzmir, Mayıs 2011, s.10.
9 Şerif Hüseyin, Peygamber soyundan olduğu iddia edilen Beni-Kutade ailesine
mensuptur. İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra 1909 yılında Sultan Abdülhamit
tarafından Mekke Emirliğine getirilmiştir. Faysal, Abdullah, Ali ve Zeyid isminde
dört oğlu vardır. 6 Haziran 1916 tarihinde Hicaz’da İngiliz ve Fransızların desteği
ile başlattığı Arap ayaklanmasını, Filistin ve Suriye’de sürdürmüş, sonuçta Arap
yarımadasındaki Osmanlı egemenliğinin son bulmasına sebebiyet vermiştir.
kendisine Arap dünyasında mühim bir mevkii kazandırmaktaydı.
Bu siyasi avantajının farkında olan Şerif Hüseyin, Osmanlı
Devleti’nden ayrılarak Hicaz’da bağımsız bir Arap krallığı kurma
emeline kapılmış fakat para, silah ve benzeri madde ve malzemelere
olan ihtiyacından dolayı belirli bir süre sessiz kalmayı tercih etmek
zorunda kalmıştı.
10
1916’da İngiltere’nin Mısır valisi Mac Mahon ile gizlice
anlaşan Hicaz Emir’i Şerif Hüseyin Osmanlı’ya isyan etmesi halinde
bağımsız Arap Krallığı sözünü almıştır. 6 Kasım 1916 tarihine kadar
geçen sürede Şerif’e 773 bin Sterlin tutarında mali destek
sağlamışlardır. Bu anlaşmanın uygulanmasıyla birlikte Hicaz ve
Yemen’de Osmanlı’ya karşı isyanlar başlamıştır. Şerif Hüseyin ve
Seyyid İdris isyanında İngiliz ajanı Thomas Edward Lawrence’in11
“Bilgeliğin yedi sütunu” adlı eseri etkili olmuştur.12

Ayaklanmadan sonra Arabistan Krallığı ve Halifelik hayalleri gerçekleşmemiş,
Necit Emiri İbni- Suud ile Ekim 1924’te yaptığı çarpışmalarda yenilerek Mekke’yi
oğulları ile birlikte terk ederek bugünkü Ürdün’e yerleşmiştir. Son zamanlarını
Kıbrıs’ta geçirmiştir.
10 M.Metin Hülagü, “İngilizlerin Hicaz İsyanına Maddî Yardımları”, Belleten,
C.LIX, S.225, TTK Basımevi, Ankara, 1996, s.432.
11 Lawrence, kendi ülkesinde ve diğer batı ülkelerinde “Arabistanlı Lawrence”
adıyla ün yapmıştır. Asıl adı Thomas Edward Lawrence’dır. 16 Ağustos 1888’de
İngiltere’nin Carnarjon kasabası Tremadok köyünde doğmuştur. 1910 yılında
Oxford’da öğrenim görmüş, arkeoloji doktorası yapmıştı. Mısır, Suriye, Filistin ve
Ürdün’ün tarihi yerlerini gezmiş, arkeolojik hafriyatlarda bulunmuş, bu ardada
Arapça yı da öğrenmişti. Mısır’da İngiliz karargâhında yüzbaşı rütbesi ile istihbarat
görevinde kullanılmış, ayrıca Hicaz’da Şerif Hüseyin ve oğlu Faysalın askeri
danışmanı olarak görevlendirilmiştir. Lawrence, İngilizlerin desteği ile Arapları
örgütlemiş, onları eğitmiş, Türklerle Araplar arasında çıkan savaşlarda önderlik
etmiş, bilhassa Hicaz demir yolu, tünel, köprü, vagon ve istasyonları tahrip etmek
suretiyle Osmanlı Devleti’nin Arap yarımadası ile irtibatını zayıflatmıştı. Sonuçta
Arap Ordusunun Halep’e kadar gelmesine, ayrıca İngilizlerin Türklere karşı
Arap aydınlarından bir kısmı ise Batının kışkırtmasıyla
birlikte kendi halklarına düşüncelerini özetle şu şekilde
aktarıyorlardı; “…İslâm dinini geliştirmekten alıkoyan Türklerdir.
Türklerin İslâmiyet’i kabul etmeleri ve Arap ülkelerini fethetmeleri
sonucunda İslâm dini bozulmuş ve kendine özgü niteliklerinden
uzaklaştırılmıştır… Araplar, Türk egemenliği altına girmemiş olsaydı,
bugün yeryüzünün en ileri, en uygar ve güçlü bir toplumu
olurlardı…”13 Propagandaların etkisinde kalan bir kısım Arapların,
Türkler hakkında olumsuz düşünmeler geliştirdikleri görülmüştür.
Ortadoğu’daki Türk hâkimiyetine karşı Gizli Arap İhtilâl
Cemiyetini el altından yayınladığı beyannamelerde özetle; “…Şahit
olunuz ki kıyama (ayaklanma) davet günündeyiz… Siz onların (Türklerin)
elinde yünü alınır, sütü içilir, eti yenir bir sürüsünüz… Paralarınız
İstanbul köşklerinde, içkilere, musikilere sarf ediliyor. Gençleriniz, Arap
kardeşlerinizi öldürmek için Yemen’e, Kerak’a ve Huran’a yollanıyor.
Türkler emrettiği zaman kardeşlerinizi öldürüyorlar. Ermenilerin yaptığı
ve yapmakta olduğu gibi haklarınızı ve halkınızı korumak için kan
dökmüyorsunuz… Ey Araplar kalkınız. Kılıçlarınızı kınından çıkarınız.

batıdaki askeri harekâtın başarılı olmasına katkıda bulunmuştur. Lawrence, Arap
ayaklanmasındaki başarılarından dolayı albaylık rütbesine kadar yükselmiştir.
Ancak kendisi, 1922 tarihinde 34 yaşında iken albaylık rütbesini terk ederek İngiliz
Kraliyet Hava Kuvvetlerine er olarak katılmış ve bu arada adını da değiştirmiştir.
Lawrence, Kraliyet Hava Kuvvetlerinde 13 yıllık hizmetini bitirdikten sonra 26
Şubat 1935 tarihinde 47 yaşında iken terhis olmuş, 19 Mayıs 1935 tarihinde
tartışmalı bir motosiklet kazası sonunda İngiltere’nin Dorset eyaleti civarında
Bovington kışlasında ölmüştür.
12 Kitap, Lawrence’in savaş anılarından müteşekkildir ancak bazı kısımları askerî
strateji, Arap kültürü ve coğrafyasıyla ilgili denemeler de içermektedir. Kitap
oldukça yoğun ve karmaşık bir kelime örgüsü ile yazılmış, yer yer acıklı, yer yer
komik öğeler içeren önemli bir yapıttır.
13 İlhan Arsel; Arap Milliyetçiliği ve Türkler, İnkılâp Kitap Evi, İstanbul, 1991, s. 8
Şahsınıza, cinsinize, lisanınıza düşmanlık gösterenleri memleketinizden
temizleyiniz…” diyerek İngiltere ve Fransa gibi devletlerin işlerini
kolaylaştırıyorlardı.14
Mustafa Kemal Paşa Türkler gibi Araplarında sömürgeci
devletler de karşı mücadele ederek bağımsızlıklarını kazanmaları
fikrindeydi. Mustafa Kemal Paşa 1919’daki Sivas kongresinde
mazlum Milletler ile Türk ulusal Savaşı arasındaki benzerlik şu
sözlerle ifade etmiştir.” Mısır Afganistan Irak ve Suriye uluslarında
İngiliz ve Fransız sömürgecilerine karşı kahramanca savaşları savaş
içindedirler.”15
Ortadoğu siyasi kültür bakımından kabileler halinde
yaşamalarından dolayı mezhepsel farkları zaman zaman
tartışmalara neden olmuş, İngiltere ve Fransa işgallere karşı
Arapların birlikte hareket etmesini engellemiştir. Bu durum İşgalci
güçlerin üzerinde durduğu en önemli materyaldir. Oysa Mustafa
Kemal Paşa Türk Milletine önderlik yaparken milli duygular
etrafında, tarihten aldığı bilgi ve tecrübeyle hareket etmiş Sine-i
Millete dönmüştür.
Mustafa Kemal Paşa Anadolu’dayken Arap şeyhlerine
yazdığı mektuplarda ümmeti Muhammed’in bağımsızlığı için ortak
düşmana karşı işbirliği yapmanın farz olduğunu vurgulamıştır.
Mustafa Kemal Paşa, 15 Haziran 1919’da Irak Şeyh el Meşahiyi
Sadun Paşaya yazdığı mektupta şöyle söylemiştir. “…Bütün cihan-ı
İslam’ın iki gözbebeği olan Türk ve Arap milletlerinin iftirak yüzünden

14 Naci Serez; Lawrence ve Arap İsyanı, Arkın Kitapevi, İstanbul, 1965, s. 58–59
15 İsmail Soysal, “İki Dünya Savaşı Arasında Türk-Arap İlişkileri (1919-1939)”, İki
Tarafın Bakış Açısından Türk-Arap Münasebetleri, İstanbul, 2000,s.119.
ayrı ayrı düçar-ı zaaf olması Ümmet-i Muhammed için şanlı bir halde buna
karşı el ele vererek Ümmet-i Muhammed’in hürriyet ve istiklâliyeti
uğrunda mücahede eylemek bizler için farz-ı ayndır.”16demiştir.
Mustafa Kemal Paşa’ya karşı ortak hareket etmek
konusunda özellikle Fransa’yı sık sık uyaran İngiliz basını, İslam
dünyası nezdinde batı medeniyetinin birlikteliğini göstermesinin
önemine vurgu yaparak, birlikte hareket edilmediğinin, Avrupa’nın
kendi içinde bir bütünlük oluşturmamasının doğulularca fark
edilmesinin İngiliz ve Fransız idaresi altında yaşayan Müslüman
halk nezdinde huzursuzluklar doğurabileceği konusunun altını
çiziyordu.17
Bu arada İngiltere ve Fransa orta Doğu’da yeni bir
düzenleme giderek Hicaz Emir’i Şerif Hüseyin çocuklarından
Faysal’ı Irak’a Abdullah’ı da Ürdün’e Kral olarak atmışlardır. 16
Mart 1920’de itilaf devletleri tarafından İstanbul’un işgal edilmesini
Mustafa Kemal Paşa Ankara’dan İslam dünyasına telgraf çekerek
duyurmuş ve manevi desteğini şu şekilde istemiştir: “Şam’ın
Kurtuba’nın, Kahire’nin, Bağdat’ın sükûtundan sonra İslam’ın son
Dar’ül-Hilafesi İstanbul da düşman silahlarının gölgesine düştü.
Afrika’da, Hindistan’da iç Asya’da kahır ve cebir altına giren kardeş
yurtlarına ağlarken, şimdi Kıble-i İslam’ı, Ravza-i Nebevi’yi taşıyan Hicaz
ve Yemen kıt‘aları, Filistin, Irak, İngiliz saltanatının engin ve nihayetsiz

16Adnan Şişman, “Atatürk Döneminde Türkiye-Suudi Arabistan İlişkilerinin
Başlaması ve İlk Diplomatik Temaslar”, Atatürk Uluslararası Kongresi 25-29 Ekim
1999 Türkistan-Kazakistan, C.I, Ankara, 2000, s.169.
17 Salahi Ramadan Sonyel; “Kurtuluş Savaşı Döneminde Mustafa Kemal
Atatürk’ün Evrenselliği”, Atatürk Araştırma Merkezi Üçüncü Uluslararası Atatürk
Sempozyumu, 3-6 Ekim 1998, c. I, Ankara, 1998. s.40
anayolu haline geldi. Milletimize ve onun istiklali uğruna giriştiği
mücadeleye manevi desteğinizi bir saniye bile eksik etmeyin”18
Ortadoğu siyaseti Türk milli mücadelesine paralel olarak
yürümekte birlikte yeni atanan kralların uyguladığı baskıdan dolayı
onları manevi olarak Anadolu’ya yaklaştırıyor. TBMM’nin 23 Nisan
1920’de açılması neticesinde İlişkiler artık daha ciddi bir zeminde
yürümeye başlamıştır Faysal’ın Irak’ta hükümet kurmasına rağmen
orada aşiretler ve halk Anadolu’da hükümete bağlı olduklarını
devamlı surette vurgulamışlardır. Musul vilayeti Faysal hükümeti
Tabii ettiğini kabul etmediği gibi İngiliz himayesinde müstakil bir
hükümet teşkili hakkındaki İngiliz teklifleri reddederek hükümeti
Osmaniye Cemiyeti’ne girmekten başka surette tesviye kabul
etmeyeceklerini İngilizlere bildirmişlerdir.19
Atatürk ve Suriye-Filistin
Suriye, tarih boyunca Kenanlılar, İbraniler, Aramiler,
Asurlular, Babilliler, Persler, Yunanlar, Romalılar, Bizans, Emevîler,
Abbâsîler, Eyyubiler, Selçuklular, Memlûklular, Haçlılar ve Osmanlı
Devleti tarafından yönetilmiştir. Başkenti Şam Emevi
İmparatorluğu’nun merkezi ve Memlûk Devleti’nin bölgesel
yönetim merkeziydi. Şam, 1260’da Memlük Sultanlığının başkenti
olmuş, 1400 yılında, Timur tarafından saldırıya uğrayıp yok
edilmiştir. 1517’de Osmanlı egemenliğine girmiş ve tam 403 sene
boyunca Osmanlı tarafından yönetilmiştir. I. Dünya Savaşı’nda
Osmanlı yönetiminden çıkmıştır.

18 Adnan Şişman, a.g.m., s.169
19 TBMM Gizli Celse Zabıtları, C.III, s.562-563.
I. Dünya Savaşında Almanya’nın isteğiyle İngiltere’nin
sömürgelerine giden yolu kapatmak için açılan Süveyş Kanalı
cephesinde Osmanlı yenilmiş ve önce Filistin sonra Suriye’den
çekilmek zorunda kalmıştır. İngilizler Petrol yataklarını ele
geçirmek amacıyla 15 Ekim 1914’te Bahreyn, 23 Kasım 1914’te Basra
işgal etmiştir. Halil Kut Paşa’nın gayretleriyle “Kut-ul Amare” de
durdurulan İngiliz birlikleri geri çekilmek zorunda kalmıştır.
Filistin Cephesi’nde görevli Yıldırım Ordular Grubu, ( 4, 7,
8. Ordular ve Mondros Mütarekesi’nden sonra 2.ordu) Gazze
Muharebeleri, Şeria Muharebeleri ve Nablus Meydan Muharebesi
sonunda bozguna uğramış, sırasıyla; Dera, Şam ve Halep’e kadar
çekilmişlerdir. Daha sonra, Milli Mücadele kadrosunun temelini
teşkil edecek olan Mustafa Kemâl (Atatürk), İsmet (İnönü), Fevzi
(Çakmak), Ali Fuat (Cebesoy), Refet (Bele), Fahrettin (Altay)
Paşalar ve Osmanlı birliklerinin çoğu Filistin Cephesi’nde General
Allenby tarafından sevk ve idare edilen İngiliz Ordusuna karşı
savaşmışlardır. 7.Ordu Komutanı Mustafa Kemâl Paşa, 26 Ekim
1918’de Halep kuzeyinde İngiliz ve Arap Ordularının taarruzunu
durdurmayı başarmıştır.
1917’de Türklerin Filistin’den Suriye’ye çekilmesi
sonucunda İngiltere Dışişleri Bakanı James Balfour Deklarasyon
yayınlayarak Yahudilerin bölgeye yerleşmesine izin vermiş ve
Siyonistlere vatan vaat etmiştir. Eylül 1918’de Osmanlı Nablus
Savaşı’nda ise Osmanlı Filistin, Ürdün ve Şam’ı İngiltere’ye
bırakmak zorunda kalmıştır.
Atatürk’ün ölümünden sonra Filistin’de çıkan Palestine
Post gazetesinde Atatürk’le ilgili şunlar yazılmıştır: ”Eğer halkın
gönlünde taht kurmuş ve yücelmiş biri varsa, o da Mustafa Kemal
olsa gerek. Orduda küçük rütbeli bir Teğmenken, savaş
gerginliğinin ve savaş sonrasındaki çözülmenin göbeğinde doğan
Asyalı bir Cumhuriyetin Cumhurbaşkanlığına yükselen biri… Eğer
“Uygar Türkiye’nin atası” unvanını hak eden biri varsa, o kişi
yüzyıllarca hanedanlıkla yönetilmiş bir ülkenin ilk laik devlet
başkanı olan bu adamdır.”
Bölgede İngiltere ve Fransa’nın etkin olmasındaki en
önemli sebep 1916’da gizli olarak imzalanan Sykes Picot
anlaşmasıdır. Suriye’nin kuzey ve batı bölgeleri Lübnan, Adana ve
Antakya’yı Fransa Irak’ı ise İngiltere alacaktı. Suriye’nin doğusu
Musul ve Ürdün’ü kapsayan bölgede Arap krallığı kurulacaktı.
Ancak, İngiltere Musul’daki Petrol kaynakları için Fransa ile Eylül
1919’da Suriye İtilafnamesi imzalayarak İngiltere’ye Maraş, Antep ve
Urfa civarı Fransa’ya bırakılan anlaşmayla tekrar düzenlenmiştir.
30 Ekim 1918’de 25 madde halinde Osmanlı ile İtilaf
Devletleri arasında imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan
hemen sonra 4 Kasım 1918’de İngilizler Musul’u 5 Kasım’da
Fransızlar Suriye işgal etti.
Bu sırada Suriye’de 7. Ordu Yıldırım Orduları grup
komutanı olan Mustafa Kemal Paşa daha sonra Misakı Millînin
Güney sınırı olarak belirleyeceği bölgeye askerleri çektikten sonra,
gelen emre uyarak ve Ortadoğu’da bir Türk kurtuluşu olmayacağını
düşünüp İstanbul’a gelmiş ve çalışmalarına başlamıştır. Ancak
bölgedeki Fransız işgali Arapları tekrar Türklere yakınlaştırmıştır.
19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Samsuna çıkarak
başlattığı Türk Kurtuluş Savaşı hazırlık döneminde Misakı Milli’de
yer alan; “Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalandığı anda Türk
ordusu neredeyse bizim Milli sınırlarımız orasıdır.” diyerek eski
Osmanlı coğrafyası ile ilgili bir görüşlerini belirtmiştir. Milli sınırlar
dışında kalmış memleketlerde ve Arap topraklarında referandum
yapılabileceğini, istekleri doğrultusunda Türkiye’ye
katılabileceklerini söylemiştir.
Misak-ı Milli içeresinde addedilen Kuzey Suriye bölgesinde
işgale karşı Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kurulmaktaydı. Halep
bölgesi direniş amacıyla kurulan cemiyetlerin merkezi konumunda
olmuştur. Burayı savunmak için 1919’da Arapların da desteğiyle
Suriye Filistin Müdafaa-i Kuvvay-ı Osmaniyye Heyeti kurulmuş ve
heyetin genel başkanlığına Ali Şefik Bey, nam- ı diğer Özdemir Bey
getirilmiştir.20
1920’de Kral Faysal’ın liderliğinde bağımsız bir Suriye
Arap Krallığı kuruldu fakat bu devletin ömrü kısa oldu. Faysal’ın
ordusu ile Fransız ordusu arasında yapılan Maysalun Savaşı’nı
Fransa kazanırken, Fransız birlikleri Suriye’yi işgal etti. Aynı yıl
yapılan San Remo Konferansı neticesinde, Milletler Cemiyeti
Suriye’yi Fransız mandası haline getirdi. Filistin, Suriye′den
ayrılarak Suriye ve Lübnan Fransız mandasına verildi.
Suriye’de Fransızlara karşı olan Arapların Mustafa Kemal’e
yaklaşmaları, Şam Müslümanlarının bir kısmının Türk Hareketini

20 Tüzün, Süleyman, İki büyük savaş döneminde Hatay tarihi (1918-1939),
Hacettepe Üniversitesi Atatürk ilke ve inkılapları tarihi enstitüsü, y.l. tezi, Ankara,
1989, s. 43.
örnek almaları, Suriye Arap Ordusu komutanlarının Osmanlı
ordusuna hizmet etmiş kişiler arasından seçilmesi, Mustafa
Kemal’in Halep’te Türk Milletinin yaşamak için haklarını
savunacağı yolunda bildiriyi dağıtması Fransızları oldukça
rahatsız etmişti. Buna karşılık Mustafa Kemal ise Türk Milli
Mücadele Hareketinin Suriye üzerindeki etkinliğinin işgalci
Fransızlara gösterilmesinin, çok önemli siyasal yararlar
sağlayacağından emindi.21
1936’da Suriye’ye bağımsızlık veren ve Suriye ile Fransa
arasında ittifak kuran anlaşmada İskenderun Sancağı hakkında
hiçbir hüküm yer almıyordu. Fransa, Suriye’den çekilirken, Sancak
üzerindeki yetkilerini Suriye’ye terk etmekteydi. Türk Hükümeti
durumu kabul etmedi. Cenevre’deki Milletler Cemiyeti
toplantısında Fransa ile yapılan görüşmeler sonuç vermeyince,
1936’da Fransa’ya resmî bir nota vererek, Suriye’ye yapıldığı gibi,
İskenderun Sancağına da bağımsızlık verilmesini istedi.
Türkiye’nin bu tepkisi Suriyeli milliyetçileri rahatsız
etmiştir. Suriyeli milliyetçiler İskenderun sancağının Suriye
topraklarının bir parçası olduğunu savunmaktadırlar. Hatta Suriye
Meclis Başkanı Jamil Mordam bu toprakların Suriye’den
ayrılmasına asla razı olmayacaklarını söylemiş ve uzun süre
düzelmeyecek olan olumsuz Türkiye- Suriye gerginliğini
başlatmıştır.22

21 Bilge Yavuz, Kurtuluş Savaşı Döneminde Türk-Fransız İlişkileri (Fransız Arşiv
Belgeleri Açısından) 19191922, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1994, s.52.
22 Özden Zeynep Alantar, “Türk Dış Politikasında Milletler Cemiyeti Dönemi”,
Türk Dış Politikasının Analizi, (Der.: Faruk Sönmezoğlu), Der Yayınları, İstanbul,
1994, s. 66-67.
Atatürk, 1 Kasım 1936 ‘da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni
açış konuşmasında:“… Bu sırada, milletimizi gece gündüz meşgul eden
başlıca büyük bir mesele, hakiki sahibi öz Türk olan, İskenderun —
Antakya ve çevresinin mukadderatıdır. Bunun üzerinde ciddiyet ve
kesinlikle durmaya mecburuz. Daima kendisi ile dostluğa çok ehemmiyet
verdiğimiz Fransa ile aramızda, tek ve büyük mesele budur. Bu işin
hakikatini bilenler ve hakkı sevenler, alâkamızın şiddetini ve samimiyetini
iyi anlarlar ve tabii görürler” diyordu.
Fransız büyükelçisi ile olan bir konuşmasında ise: “Hatay
benim şahsî davamdır. Şakaya gelmeyeceğini bilmelisiniz” demiştir.
27 Ocak 1937’de Cenevre’de toplanan Milletler Cemiyeti,
Fransa’nın izniyle İtalyan, Norveç ve İsviçreli 3 gözlemciyi Hatay’a
gönderdi. Sorunun raportörlüğünü ise İsveç temsilcisi Sandler yaptı.
Hazırlanan raporda bir seçimle nüfus çoğunluğunun tespit
edilmesine karar vermiştir. Türkiye Fransa ile yaptığı anlaşmayla
seçim güvenliğinin sağlanması amacıyla Kurmay Albay Şükrü
Kanatlı komutasındaki Türk birlikleri, Hatay’a gönderdi. Yapılan
seçimlerden meclisin 40 üyeliğinde 22’sini Türkler kazandı (22
Ağustos 1938). Meclis, 2 Eylül 1938’deki ilk toplantısında, “Hatay
Devleti’nin kuruluşunu ilan etti.
II. Dünya Savaşı tehlikesinin giderek artması tüm devletler
için bir huzursuzluk kaynağı olmaya başlamıştır. Artan bu tehlike
karşısında büyük devletlerin Doğu Akdeniz’e olan ilgileri artmıştır.
Her iki kampta Doğu Akdeniz Havzası’nı diğerine kaptırmamak
üzere çalışmaktadır. Bu açıdan İngiltere ve Fransa’nın Türkiye ile
olan ilişkileri giderek yumuşamış ve bu düzelen ilişkiler ortamında
Türk-Fransız Beyannamesi ile Hatay, Anayurt’a dönmüştür.23
İlk başbakanlığını Haşim el Ataşi’nin yaptığı Suriye, İkinci
Dünya Savaşı sürerken 1940’ta Alman işgaline uğrayan Fransa’nın
düşmesiyle birlikte kurulan Vichy Hükümeti’nin kontrolüne geçti.
Temmuz 1941’de İngiltere ve özgür Fransız kuvvetleri tarafından
kurtarılan Suriye, aynı yıl yeniden bağımsızlığını ilan etti, fakat 1
Ocak 1944’e kadar bağımsız bir devlet olarak tanınmadı.
Suriye Ulusal mücadelenin ve İngiltere’nin baskısı
sonucunda Fransız birlikleri 1946’da Suriye’yi terk ederek yönetimi
daha önce kurulmuş olan cumhuriyete bıraktı.
Arap milliyetçiliğinin Suriye ve Filistin’de başarıya ulaştığı
ve bütün Arapları bu milliyetçilik etrafında birleştirdiği söylenemez.
Bu durumun en önemli nedeni mezhepsel farklardır. Arap
dünyasının bu dezavantajını kullanan Batı ülkeleri Ortadoğu
siyasetinin sürekli sıcak kalmasını sağlamışlardır. Atatürk Türkiyesi
bağımsız dış politikasını kurtuluş savaşının kazanılmasına borçlu
olduğu söylenebilir. Ancak bu durum Ortadoğu ülkeleri için
söylenemez.
Osmanlı İmparatorluğunun enerji açısından en zengin
toprakları I. Dünya Savaşının en derin sebebini oluşturmuşken
Düvel-i Muazzama olarak adlandırılan büyük devletler kansız bir
şekilde bölgeyi ele geçirmeyi istiyorlardı. Bu amaca kısmende
ulaşmışlardı. Çünkü Türkler Suriye-Filistin, Hicaz-Yemen, Irak-

23 Aptülahat Akşin, Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasisi, TTK, Ankara,
1991, s.309
Basra cephelerinde işgalci güçlerle savaşırken bölgedeki Arap
kabilelerin çoğu savaşsız bağımsızlık peşine düşmüşlerdi.
Türklerin Ortadoğu’dan çekilmesiyle birlikte cadı kazanına
dönen, kabilevi çıkarlarında içine tuz biber olduğu bölge sürekli bir
çatışma alanın yaratıldığı senaryoya benzeyecekti. Türk Milleti yanı
başındaki bu çıkar çatışmalarını yakından izlemekle birlikte genç
Türkiye’nin dış politikasına güvenerek barış yanlısı olmaya devam
edecekti.
KAYNAKÇA
Fatih Koraş, Suriye‟de Toplumsal Yapının
Dönüşümü ve Arap Milliyetçiliğinin Gelişimi 1860–
2000, Marmara Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları
Enstitüsü, Ortadoğu Siyasi Tarihi ve Uluslararası
İlişkileri Anabilim Dalı, İstanbul 2009
Yaşar Demir-Kenan Şen, Doğuş Dönemi itibariyle
Türk-Arap Milliyetçiliği: İşbirliğinden çatışmaya,
Akademik ORTA DOĞU, Cilt 5, Sayı 2, 2011
Kurşun Zekeriya, Yol ayrımında Türk Arap ilişkileri,
İstanbul, İrfan yayımcılık, 1992
İngiliz Arap Büro Raporlarında Arap Ayaklanması,
Bir İsyanın Kodları, Editör:Salih Gülen, Yitik Hazine
Yayınları, İzmir, Mayıs 2011
M.Metin Hülagü, “İngilizlerin Hicaz İsyanına Maddî
Yardımları”, Belleten, C.LIX, S.225, TTK Basımevi,
Ankara, 1996
İlhan Arsel; Arap Milliyetçiliği ve Türkler, İnkılâp
Kitap Evi, İstanbul, 1991
Naci Serez; Lawrence ve Arap İsyanı, Arkın Kitapevi,
İstanbul, 1965
İsmail Soysal, “İki Dünya Savaşı Arasında TürkArap İlişkileri (1919-1939)”, İki Tarafın Bakış
Açısından Türk-Arap Münasebetleri, İstanbul, 2000
Adnan Şişman, “Atatürk Döneminde Türkiye-Suudi
Arabistan İlişkilerinin Başlaması ve İlk Diplomatik
Temaslar”, Atatürk Uluslararası Kongresi 25-29 Ekim
1999 Türkistan-Kazakistan, C.I, Ankara, 2000
Salahi Ramadan Sonyel; “Kurtuluş Savaşı
Döneminde Mustafa Kemal Atatürk’ün Evrenselliği”,
Atatürk Araştırma Merkezi Üçüncü Uluslararası
Atatürk Sempozyumu, 3-6 Ekim 1998, c. I, Ankara,
1998
TBMM Gizli Celse Zabıtları, C.III, s.562-563.
Tüzün, Süleyman, İki büyük savaş döneminde Hatay
tarihi (1918-1939), Hacettepe Üniversitesi Atatürk ilke
ve inkılapları tarihi enstitüsü, y.l. tezi, Ankara, 1989
Bilge Yavuz, Kurtuluş Savaşı Döneminde TürkFransız İlişkileri (Fransız Arşiv Belgeleri Açısından)
19191922, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi,
1994
Özden Zeynep Alantar, “Türk Dış Politikasında
Milletler Cemiyeti Dönemi”, Türk Dış Politikasının
Analizi, (Der.: Faruk Sönmezoğlu), Der Yayınları,
İstanbul, 1994
Aptülahat Akşin, Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri ve
Diplomasisi, TTK, Ankara, 1991

41 Comments

  1. hydroxychloroquine 200 mg tab

    28 Mart 2020 at 07:49

    hydroxychloroquine 200 mg tab https://hydroxychloroquine1st.com/

  2. generic cialis buy

    28 Mart 2020 at 22:13

    item clue [url=https://drbryanpwalsh.com/#]generic cialis buy[/url] suddenly recording occasionally extent buying viagra online forward dimension generic cialis buy naturally resolve https://drbryanpwalsh.com/

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Araç çubuğuna atla